Çarşamba, Ekim 28, 2009

SONSÖZ

SONSÖZ from aykırı1kişi on Vimeo.



Bugünkü modern insanlık, hâlâ bundan 1400-2000 yıl önce birkaç hayal ve rüya görüp "Ben, Allah'ı gördüm, onunla konuştum" veya "Ben peygamberim" demiş olan, birkaç hayalperest ve dengesize mahkûmdur.

Şimdi okumuş olduğunuz şahıs ve olaylar, konusu "yalancılık ve sömürü" olan bir romandan alınmamışlardır. Bu şahıslar, gerçekte çok daha vicdansız ve korkunçturlar. Çünkü bu gibiler, 2000-4000 yıllık yalan hikayelerle, insanları korkutmak suretiyle sömürmektedirler.

Türkiye ise, bugün hâlâ, bundan 1400 yıl önce yaşanmış olan Muhammed adlı Arap bir hikâyecinin hikâyeleri ile korkutulup maddi, manevi sömürülmektedir. Muhammed öldükten sonra, hikâyeleri yandaşlarınca bir kitapta toplanmış ve insanlar bu kitaba bir de kutsallık vererek taptırılmıştır (Bkz. Kur'an-Muhammed).

Muhammed ısrarla, Allah denilen kutsal bir varlıkla görüşüp konuştuğunu (Allah, mensubu olduğu kabilenin baş putuydu) ve kendisinin de bu Allah'ça peygamber yani elçi seçildiğini söylemiştir. Ne işe yarar bu Allah ve bu peygamberlik diye sorulduğunda da; "talan ve gasp edilen malların beşte birinin kendisine ve Allahına ait olması gerektiğini (Bkz. Kur'an-Enfal 1), etrafta beğendiği küçük-büyük (6 yaştan başlayan) bütün kadınların keyfine göre kendisine helal olduğunu (Bkz. Kur'an, Ahzab 37-50), bu kadınları idare etmede de Allahının kendisine güç verme ve dedikodu anlamında her türlü yardımı yaptığını söylemiştir (Bkz. Tahrim 1-5). Peki şu Allah'la bir de biz konuşalım dendiğinde Muhammed, bunun mümkün olmadığını Allah'ının sadece kendisine konuştuğunu ve bundan sonra da "tüm cihana hakim ve sonsuza kadar var olacak bu Allahın" bir daha da kimseyle konuşmak istemediğini iddia etmiştir. İnanmazsak ne olur diyenlere ise, size önce ben ve arkadaşlarım işkence eder veya öldürürüz (Bkz. Kur'an Maide 33, Nisa 89), sonra da Allah'ım, öldükten sonra sizi sonsuza kadar katran kazanlarında haşlar" diyerek çevresindekileri korkutmuştur.

Bugün Türkiye'ye baktığımızda korkutarak sömürme metodunu başarı ile devam ettiren daha modern hikâyeciler görüyoruz.

Bu tipte bir hikâyeci olabilmenin tabii ki belli bir şartnamesi bulunmaktadır. Bunlar genelde akıl hastası raporlu, durup dururken ağlayan, konuşurken tik halinde yaka-paçalarını çekiştiren kişilerdir.

Ancak insanda çok yüce bir cevher vardır. Bunun adına "VİCDAN" denir. Er geç bu "vicdan" bir insanda açığa çıkar ve insanlık aydınlanır. Böyle bir insan tüm insanlığın sorumluluğunu omuzlarında taşır. Amacı, insanlığı aydınlatarak onlara kendi gerçek güzelliklerini yaşatmaktır. Bilime dayanan akılla aradığı bu gerçeği, tüm insanlıkla benliksiz olarak paylaşmış olan zeki, dürüst, saygılı ve her şeyiyle modern bu "vicdanlı" insan YÜCE ATATÜRK'tür.

Atatürk bir insanlık devrimi yaparak tüm direnmelere rağmen tarihte ilk defa bu "akıl hastası palavracıları" insanlıktan defetmiştir. Ne yazık ki Atatürk'ü anlamış bir tek kişinin bile olmaması, bugün Türkiye'de halen, Fethullah Gülen gibi tescilli akıl hastalarının yine aynı korku filmlerini oynatmalarına izin vermektedir.

Ancak bir şey unutulmaktadır. Yüce Atatürk kendi yaktığı "vicdan meşalesini" Biz Türk Gençliğine emanet etmiştir ve bu meşale bu akıl hastası irticacıların nefesi ile sönmeyecek kadar güçlüdür.

Türk Gençliği olarak sana söz veriyoruz Yüce Atatürk. Biraz gecikmeli de olsak, elimizdeki bu meşalenin kıymetini bileceğiz ve insanlığa bir daha hezeyanlarla dolu günler yaşatmayacağız. Bize emanet ettiğin bu meşaleyle insanlığı aydınlatacağız.

Çünkü artık yalnız değilsin.. Seni anladık, seni yaşıyoruz.

Perşembe, Nisan 12, 2007

Atatürk'ün din hakkındaki gerçek düşünceleri

"Ahlaksız bir Arap'ın dini görüşlerinden oluşan İslam artık ölmüştür. Belki çöldeki göçebe kabilelerine uygun olmuş olabilir, ama gelişmekte olan modern bir ülke için değil.. Dine ihtiyaç duyan bir yönetici korkaktır. Hiçbir korkak, yönetici olmamalıdır."

Grey Wolf, Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator, H.C. Armstrong, sayfa 241, 1934


“Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..”

Atatürk, Paşaların Kavgası, Kazım Karabekir, s.159


"Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir fikri yoktur; din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka birşey değildir.....
Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."

K.Atatürk, Medeni Bilgiler, Afet İnan


"Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır."

Atatürk-1926, Andrew Mango, Atatürk, sayfa 447


"Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."

1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasından



Oruç İslamiyetten önce de vardı

Süre ve zaman Bakara Suresi'yle değişti

'Oruç İslamiyetten önce de vardı'

Ramazan orucu farz olduktan sonra Müslümanlar, Yahudiler gibi güneş battıktan sonra başladıkları oruca ertesi gün güneş batana kadar 24 saat fasılasız devam ediyordu. Oruç, Bakara suresiyle gündüze alındı

PROF. DR. M. SAİM YEPREM

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Sevgili okuyucularım. Hicretten bir buçuk yıl sonra (MS 624) farz olan ramazan orucunun 1425. yılını idrak etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Bu ayın milletimiz, İslam Dünyası ve bütün insanlık âlemi için barış ve huzur ortamının oluşturulmasına vesile olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyor, ramazanınızı kutluyorum.
Bildiğiniz gibi ramazan ayı Kur'an-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı aydır. Hicretten 12 yıl önce, MS 610 yılında, ramazan ayının 27. günü Kadir gecesinde, Hz. Muhammed (a.s.) a Mekke'de peygamberlik tebliği ile birlikte Allah'ın Kelâmı Kur'an-ı Kerim, Alak Suresi'nin ilk beş ayeti ile başlayarak inmeye başlamış ve 23 yıl boyunca MS 632 yılına kadar peyderpey gelen ayet ve surelerle tamamlanmıştır. Bu olayı bizzat Kur'an-ı Kerim bizlere bildirmektedir:

İlk mesaj: Okumak
"Kur'an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak [ilk defa] bu ramazan ayında indirilmiştir. 002/Bakara/185"
"BİZ bu [ilahi kelâm]ı Kadir Gecesi'nde indirdik..097/Kadr/001"
İslam alimlerinin önemli bir kısmı Hz. Peygamberin hadislerine dayanarak, Kadir Gecesi'nin ramazan ayının son on günü içinde olduğunu ve muhtemelen 27. gece olabileceğini ifade etmişlerdir. İlk gelen 5 ayet :
"OKU yaratan Rabbin adına,
insanı bir yumurta hücresinden yaratan!
Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir,
[insana] kalemi kullanmayı öğretendir,
insana bilmediğini belleten. 096/Alak/1-5"
İşte, bir ramazan gecesi Allah'ın insanlığa göndermeye başladığı ilk mesaj emir "Okumak, Kalem kullanmak" olmuştur. Biz de okuduğumuz zaman görüyoruz ve öğreniyoruz ki ramazan ayında bize farz kılınan oruç ibadeti bizden önce gelip geçmiş topluluklar için de söz konusu olmuştur: Nitekim bizzat Kur'an-ı Kerim bu gerçeği bize şöyle bildirmiştir:
"SİZ ey imana ermiş olanlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, ki Allah'a karşı saygı ve sorumluluk duygularını kazanasınız. 002/Bakara/183"
Görüldüğü gibi oruç ibadeti sadece şekli bir ibadet değil, içeriğiyle insanı beden ve ruh yapısıyla bir bütün olarak arındırıp yücelten bir ibadettir.

Hasta olan başka gün tutsun
Oruç İslamiyetten önce Arap Yarımadası'nda, Hanif'ler (Hz. İbrahim'in dinine mensup olanlar, ki Hz. Muhammed (a.s.) de bunlardandı) tarafından da tutuluyordu. Daha sonra gelen ayetlerle farz olan oruç ramazan ayına tahsis edilmiştir.
Ramazan orucu farz olduktan sonra Müslümanlar Yahudilerin yaptığı gibi güneş battıktan sonra oruca başlıyorlar ve ertesi gün tekrar batana kadar 24 saat, gece gündüz fasılasız devam ediyorlardı. Sonra Bakara Suresi 184-187.. âyetlerle oruç gündüze tahsis edilmiştir:
"Kur'an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak [ilk defa] bu ramazan ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya erişirse onu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde [aynı sayıda oruç tutsun]. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez; ama [belirlenen günlerin] sayısını tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmenizi ve [O'na] şükretmenizi [ister].
"Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara pek yakınım. Bana dua edenin duasına karşılık veririm. Öyleyse onlar da benim davetime uysunlar ve bana iman etsinler. Böylece doğru yolu bulsunlar."
"Oruç tuttuğunuz günlerin gecesinde eşlerinizle ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizi günahtan koruyan bir elbise, siz de onları koruyan bir elbise gibisiniz. Allah, nefislerinize karşı koyamadığınızı bildiği için tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Şimdi onlarla beraber olun ve Allah'ın size vereceği nesli kazanmaya bakın. Fecir vakti, beyaz ipliğe benzeyen sabah aydınlığını siyah ipliğe benzeyen karanlıktan ayırıncaya kadar yiyip için. Orucu ertesi geceye kadar tutmaya devam edin. Mescitlerde itikâfa çekildiğinizde eşlerinizle ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah'ın belirttiği yasak bölgelerdir; sakın o bölgelere yaklaşmayın. İşte Allah fenalıktan sakınıp korunsunlar diye âyetlerini insanlara böyle açıklar."

On bir ayın sultanı
Bu kısa takdimden sonra şunu ifade etmek gerekir ki ramazan ayı, içinde oruç ibadetiyle birlikte hem sırf Allah'a tahsis edilen ibadetler nevinden ve hem de Allah'ın kullarına karşı görevler yönünden birçok etkinliklerin bulunduğu ve bunların bir bütün halinde kişiyi birey olarak ve bu bireylerin içinde bulunduğu toplumu da bütün olarak arındırmayı hedefleyen, yücelten bir karaktere sahiptir.
Ayrıca, bunlar, i'tikâf, zekât, fitre, fidye gibi kişisel ve sosyal nitelikli farz ve nafile ibadetler ile birlikte, yardımlaşma, paylaşım, başkalarını kendine tercih etme (Isâr), dayanışma, iftarlar, aşırıya kaçmayan meşru sınırlar içindeki eğlenceler, sohbetler ve daha nice güzellikleri barındırması yönünden adeta şölenler ayı olan ve bütün İslam dünyasında birlikte idrak edilip kutlanan ramazanın özellikleri ve güzellikleridir. Bu yüzdendir ki, ramazan, İslam dünyasında kutlu bir misafir olarak sevinçle, coşkuyla karşılanır ve hüzünle, dualarla uğurlanır ve on bir ayın sultanı olarak anılır.
Yeri ve zamanı geldikçe sevgili okuyucularımızın sorularını cevaplarken gerekli açıklamaların da yer alacağı yazılarımıza bu girişle yetinerek başlıyor ve tekrar mubarek ramazanın hayırlara vesile olmasını niyaz ediyorum.

Prof. Dr. Saim Yeprem kimdir?

23 Ocak 1941 tarihinde İstanbul'da doğdu. 1959'da İstanbul İmam-Hatip Okulu'ndan ve bir yıl sonra da İstanbul Pertevniyal Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne ve bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne de devam eden M. Saim Yeprem, 1963 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nü bitirdi. 1977 yılında asistan olarak atandı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü,1982 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi haline dönüştükten sonra, 1992 yılında profesör oldu. Yeprem, 1999-2000 akademik yılında atandığı İlahiyat Fakültesi Dekanlığı görevini bir süre yürüttü. Prof. Dr. M. Saim Yeprem, 2005 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği'ne atandı. Yeprem'in uzmanlık alanıyla ilgili yayımlanmış çok sayıda telif ve tercüme, eser ve makalesi bulunuyor.

Sorularınız için:
ramazansayfasi@milliyet.com.tr
Faks: 0212 - 505 62 18
Tel: 0212 - 505 69 74
Kaynak

Pazartesi, Ekim 23, 2006

Türkçe Ezan



Türkçe ezanın metni

Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin namaza
Haydin felaha, haydin felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır, namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

Bağlantılar

Türkçe Ezanın Öyküsü - Emre Kongar
Türkçe ezan, Show Haber, 7 Ekim 2006
Tarihte Bugün: 30 Mart 1971, CNN Türk
Ezan 18 yıl Türkçe okundu, Hürriyet Arşiv

Pazar, Ekim 22, 2006

Pit10 - Ses Çıkarma



PİT10 - SES ÇIKARMA

SÖZLERİ:

Bu, senin benim değil; bu hepimizin savaşı...
Bazı olaylar vardır ki kimse dile getiremez, kimse birşey yapamaz.
İnsanlar korkar... Ama ben değil !

Ben: Derinden gelen haykırışları duyurabilecek tercüman
Hangi biriniz ülkesi adına dua ediyor her cuma?
Ses çıkarmayın bravo (!) yansın bayrak
Gazetelerde baş sayfa kansız ahmak
Köstebekler toprak altı kalmaz artık, onlar aramızda nefes aldı

Yollar arabamızla daralır içim misali
Başbakanın has mürettabatı, piç ihtilali
Elleriyle hazırlar pis istikbali

Herkes el kol bağlı duruyor: Ne yapalım biz içtik abi
Siz bir tarih almak adına büyüttünüz bir ihtimali
Olmadıysa ikinci tarih.. Bir daha gir.. Aman ha ses çıkarma...
Ülken elden gitsin... Ses çıkarma !
Tek bir damla suyla söncek yangın var ancak
Ses çıkarma dört tarafta yaksınlar sancak
Kastım var alçak ! Batılılaşırsın devam et !
Bir orospu çocuğu İmralı'da yatsın lan asma !

Nakarat (2)
Tayyip uyan ! Ülke elden gidiyor lan
Aferin ses çıkarma (!) Bizi savaşa itiyorlar
Biraz daha cesaret.. Baş kaldır ülken için
Sağlanamazsa adalet taş vardır ülken için

Hata kürt yurttaşlarda değil; beynini yıkayan ibnelerde
Huzur, barış, vesaire... Artık yalan istesem de
Bizde perde var ve eğer açıp bakarsak ters olur
Kurcalanmaya izin vermeden kapanır her konu
Böyle giderse bir iki seneye doğru Doğu kan dolu
İyi niyetse kaybolur... içimizdeki saykodur... bu askerler koparlar...
Ermenistan toparlan ! İnsanlıksa onlardaki ben bir insan olamam !
İnanmak istemedik size; "Kahretsin" dedik.
Akıllı olun; olmayan soykırımı var ettirmeyin.
System of a Down ya da Jöntürk.. müzikte kalırken bizse silahlarla geliriz oraya kör kütük
Tehdit değil gerçek.. tek bir hareketinizle kan çıkar
Bunu da gördü Dolapdere'de kürt kancıklar
Herkes yerini bilecek artık.. Hıncım değil ülküm
Barış savaşta kazanılır.. Irkçı değil Türk'üm

Nakarat (2)
Tayyip uyan ! Ülke elden gidiyor lan
Aferin ses çıkarma (!) Bizi savaşa itiyorlar
Biraz daha cesaret.. Baş kaldır ülken için
Sağlanamazsa adalet taş vardır ülken için

Seni unutmadık Atam. Unutanlara da hatırlatacağız...

Atatürk: ... ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Hz. Muhammed Meditasyon Yaptı mı?

Namazın yogayla benzerliği var mı?


Namaz İslami bir yogadır!

Türkiye’nin en kıdemli yoga eğitmeni olarak bilinen Adnan Siddivho Çabuk, İslam dünyasını sarsacak iddialarda bulundu. Yirmi yıldır yoga eğitimi veren Çabuk, 5 bin yıllık geçmişi olan yogayla namaz arasındaki benzerliklerin şaşırtıcı ölçüde çok olduğuna işaret ederek, “Namaza en çok benzeyen yoga “Güneşe Saygı” yogasıdır. Bu yoganın hemen hemen tüm hareketleri küçük nüanslarla namazda vardır. Benzerlik sadece ritüellerle sınırlı değil, isim bazında da şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Sanskritçede yoganın orjinal adı “Surya Namaskar”dır. Namaskar ile namaz kelimesi ne kadar da benziyor değil mi? Surya Namaskar, beş bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu için sizce İslam’daki “namaz” kelimesine ve ritüellerine esin kaynağı olmamış mıdır? Doğrusu bu iddia bana çok mantıklı geliyor. Örneğin yogada “Aum” diyoruz, Müslümanlar da buna “Amin”, Hristiyanlar da “Amen” diyor. Bir etkileşim var.” dedi.
Namazın İslami bir yoga olduğu görüşünü savunan Çabuk, “Namazda da, yogada da içe dönük ruhsal bir yolculuk yapar, yaradanı ararız. Asıl amaç insanın kendisini aydınlatmasıdır. Dinlerin tümü aynı hedefe kitlenir. Bütün çaba yaradanı aramak içindir. İnsanın kendini keşfetmesi yaradana ulaşması nihai hedeftir. Hindular yoga yapar, Müslümanlar namaz kılar. Her ikisi de aynı şeydir. Namaz, İslami bir yogadır. Yoga, dinleri reddetmez. Aksine bütün dinleri teşvik eder. Dininizi iyi yaşayın, der. Benim derslerime katılan bir sürü başörtülü öğrencim var.” dedi.

Hindistan’da ders aldığı dünyanın en önemli “guru”larından birinin kendisine, “Hazreti Muhammed, gelmiş geçmiş en büyük peygamberdir. O diğer hiçbir peygamberin yapmadığı bir şeyi yapmıştır. “Resimlerimi yapmayın!” diyecek kadar kendi egosunu sıfırlayabilmiştir. Bize göre Hazreti Muhammed çok büyük bir “yogi”dir” dediğini anlatan Çabuk, “Hazreti Muhammed, meditasyon ve yoga öğrenmiş olabilir. Bu konuda net bir bilgim yok. Ancak Hazreti İsa için böyle bir şey söz konusudur. Hazreti İsa’nın hayatında kayıp yedi yıl vardır. Geçtiğimiz yıllarda İsa’nın bilinmeyen bu “Yedi Günü”nü konu alan bir kitap yayınlandı. Bu kitaba göre İsa, o yedi yıl içerisinde Hindistan’a gidip Hintli bilgelerden eğitim aldığı anlatılıyor.” diye konuştu.

Ayrıca ismi sağlıklı yaşam ve spritüel konularda çok sık geçen fakat isminin açıklanmasını istemeyen Bay E. Hazreti Muhammed’in peygamber olmadan önce Yemen’e yaptığı seferler sırasında Budistlerle tanıştığını, onlardan meditasyon ve yoga yapmayı öğrenmiş olabileceğini iddia etti.

Hz. Muhammed meditasyon yaptı mı?

Hazreti Muhammed’in peygamber olmadan önce mağaralarda uzun uzun düşüncelere daldığını ve günlerini yalnız başına geçirdiğini belirten Bay E., “Kendisi daha sonraları bu halini tevekkül etmek olarak belirtmiştir. Çünkü o daha gençliğinden itibaren tek bir yaratıcıya inanılan “Hanif” dinine mensuptu, fakat ne şekilde ibadet edeceğini bilmiyordu. Mağaralarda işte bu düşüncesi üzerine uzun süreler kendiyle baş başa zamanlar geçiriyordu.” dedi.

Konuyu birçok yönden araştırdığını belirten Bay E.: “Hazreti Muhammed Yemen’den döndükten hemen sonra her şeyden elini eteğini çekip, uzun süre aç ve susuz bir şekilde düşünmeye veriyor kendini… Bu şekilde uzun süre dayanmak belli bir bilgi ve deneyim gerektirir. Hazreti Muhammed’in Yemen dönüşünde bunları yapması, “Acaba bu uzun süreli düşünme hali sırasında meditasyondan mı faydalandı?” sorusunu akla getiriyor. Bu sadece bir ihtimaldir, kesin bir şey yok… Çünkü belli bir disiplin olmadan bu şekilde uzun süreli düşüncelere dalmak zordur. Hazreti Muhammed, bu mağaralarda yaşadıklarını daha “tefekkür” adını vermiş ama tefekkürün Budizm’deki karşılığı da meditasyondur.”

Yoga hareketleri namazda var mı?

Bazı hareketlerin yoga hareketleriyle benzerliğine işaret eden Bay E., devamında şunları söylüyor: “Fakat namaz hareketlerinin yogadan etkilenmesi söz konusu değildir. Çünkü Hz. Muhammed’e namazın nasıl kılınacağı tarif edilmiştir. Hazreti Peygamber spor yapmış, özellikle yürüyüş, koşu, ata binme, ok atma gibi spor branşlarıyla ilgilenmiştir. Yoga hareketlerini esas alarak yaptığı çalışma türünde bilgiler ise yine İslam tarihçileri tarafından kaydedilmiştir. Bu konularda gerçekleri ancak Allah bilir.”

İslami camiadan gelebilecek olası tepkiler üzerine biraz ihtiyatlı bir dil kullanmak zorunda kaldığını söyleyen Bay E., yaptığı açıklamada ise bu konuyla ilgili şunları söyledi: “Hazreti Muhammed’e Miraç sırasında namaz hareketlerinin öğretiliyor İslam kaynaklarında… Fakat bu net bir bilgi değildir. Çünkü farklı görüşler var. Bunu araştırıyorum. Eğer Miraç’ta namaz hareketleri öğretilmemişse o zaman yogadan esinlenmesi muhtemeldir. Çünkü namazla yoganın birçok figürü benziyor.” Aynı zamanda kişisel gelişim uzmanı da olan Bay E., namazla yoganın benzer hareketlerini bize örnekleriyle gösterdi.

İslam tarihinde yazmıyor!

Bu iddialarını Hint kaynaklarına dayandırdığını söyleyen Bay E., bu kaynaklarda Yemen ve civarlarında kervan ticareti yapan bir Arap’tan bahsedildiğini ifade ederek, şöyle devam etti: “Birçok Hint kaynağında, Hintli bilginlerle uzun sohbet ve tartışmalar yapan bir Arap kervanbaşısının daha sonraları Peygamber olarak kavmiyle çatıştığı yönünde bilgiler yer almaktadır. Hintli bilginlerden bazıları Yemen ve civarlarında tanıştıkları bu insanın getirdiği dinin özelliklerini de bir süre sonra Yemen ve civarlarında karşılaştıkları Arap tacirlerine sormuşlar ve kayda geçmişlerdi.”

Hazreti Muhammed’in Hintli bilginlerle tanışıp meditasyon, yoga gibi konularda bilgi sahibi olmasının yüksek bir ihtimal olduğunu vurgulayan Bay E., “İslam tarihçilerinin bilmediği bu konular İslami kaynaklara geçmemiş ve sözü dahi edilmemiştir.” diye konuştu. Bu konuyla ilgili uzun süreden beri çalışma yaptığını söyleyen Bay E., “Hint kaynaklarını daha ayrıntılı bir şekilde tarıyorum şimdi… En kısa süre içerisinde Hazreti Muhammed’in meditasyon ve yogayla ilişkisini konu alan daha geniş bir araştırma yayınlayacağım.” dedi.


Genç Gelişim Dergisi, Şubat 2005, s 42-43

İçten Takmalı Türban

‘Türban’ denilince, benim tüylerim diken diken olur; çünkü benimkisi, birçok laik cumhuriyetten yana olanlarınki gibi kafaya içten takmalıdır. Arada bir “Bu türban meselesi…” diye başlarım.

Türban; sıkmabaş, alttan bağlamalı, yandan tokalı, üstten takviyeli gibi çeşitlere ayrılsa da, kafaya takıldığı yer itibarıyla ikiye ayrılır:
- Üstten takmalı.
- İçten takmalı.

‘Türban’ denilince, benim tüylerim diken diken olur; çünkü benimkisi, birçok laik cumhuriyetten yana olanlarınki gibi kafaya içten takmalıdır. Arada bir “Bu türban meselesi…” diye başlarım.
İşte:
Bence ‘türban’, kimilerinin dediği gibi, bir siyasi partinin, bir ideolojinin ya da akımın sembolü olmaktan çoktan çıktı.
Artık ulusal salaklığın sembolü olarak önümüzde duruyor.
Türbanı savunan bütün erkeklerin; İtalyan kravatı takıp, İngiliz stili ceket, Fransız gömlek giyip, kadın vücudunun asla gizlenmediği AB’ye bayılmaları… Memelerini güneşe göstermek üzere turistlerin gelmesi için dua etmeleri…. Ama ‘türban’ diye tutturmaları ya nedir?..
Benim salaklık iddiamdan en büyük payı ise bunu hala görmeyen ve yukarıdaki erkeklerin oyununa gelen kadınlar alıyor diye düşünürüm.
Nasıl olur?
Kadın gibi erkekten çok daha zeki, çok daha dürüst, çok daha sezgi yeteneği yüksek, çok daha akıllı yaratık bunu nasıl görmez?..
Nasıl kafasının üzerindeki örtünün siyasete-ticarete, din cambazlığına, binbir çıkara ve bir ulusal sahtekarlığa alet edilmesine izin verir de “Siz Batı uygarlığının dahi önüne zıplamak isterken, beni neden ortaçağda bırakıyorsunuz?” diye sormaz?..
. . .
‘Türban’ı sorun edinen ve onda samimi olarak ısrar eden kimi saf erkekler de keza… Bir gün olsun dillerinden düşürmedikleri kutsal kitabımız Kuran’ı açıp ta bakmazlar mı? “Allah yolunda hicret etmedikçe, onlardan (Yahudi ve Hıristiyanlardan) dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları bulun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin” diyen (Nisa -89) ayetlerden başlayarak yüzlerce uygulanmayan, bu çağda artık uygulanmaması da Allah’ın insanoğluna verdiği akıl gereği olan emir varken, neden ‘türban’ diye ısrar ediyor din tacirleri?..
Bu devirde Yahudi sermayesi geliyor diye şak-şuk göbek atmak… Hıristiyan dünyası bizi kabul ediyor diye bayram etmek ne kadar hoşgörü içeren akıllı bir davranışsa Kuran’da öyle bir emir olup olmadığı tartışmalı türbanı, ne altından çıkılmaz bir derde çevirmek de akıl işi değil midir?
. . .
Zaten salaklık akıl ile sınır komşusudur.
Aklın bittiği yerde salaklık başlar.
2006’da da elbette salaklıklarımız sürecektir, türban sorunu da…
Çünkü salaklık öyle kolay geçmez. İnsanlar durmadan “ Ben salak değilim” deseler dahi, nesillerin değişmesi gerekebilir.
Göreceksiniz, 2006 yılında türban sorunu daha da alevlenecek, yaklaşan seçimlerde de türban (daha doğrusu salaklık) seçimlerin ana malzemesi olacaktır. Türbanı yine kullanmak isteyen siyasetçiler daha çok ‘türban’ diye tutturacaklar ve muhtemelen de öbür salakların oylarını alacaklardır.
Ve daha çok genç kızın yaşamı kararacak, daha çok zaman gereksiz tartışmalarla kaybedilecek, daha çok huzur kaçacaktır. Bizler yine oturup salaksalak ‘türban’ yazıları yazacağız.Kafaların içi dururken kafaların üstü ile uğraşarak geçecek 2006, 2007, 2008…


Bekir Coşkun, Tempo, 16 Aralık 2005, s 64